sol dikey -->

Sol Dikey - 2 -->

gazeteturkh@gmail.com -->

Pakistan’dan dost uyarısı: Pakistanlaşmayın!

17 Mart 2015 Salı 09:19
Bu haber 358 kez okundu

Pakistan’ın nüfuz alanını Afganistan’ın ardından Asya’ya yayma planlarının peşine düşmüş Ziya-ül Hak ile Emeviye Camii’nde namaz kılıp Bilad-i Şam’ın efendisi olmayı düşleyen Erdoğan’ın hevesleri arasında fazla bir fark yok.

Pakistan’dan dost uyarısı: Pakistanlaşmayın!
Suriye’de rejim değiştirme uğruna desteklenen silahlı isyan süreci tüm bölge halklarını tehdit eden örgütler üretmişken Türkiye, ‘Pakistanlaşma’ tehlikesine aldırmadan yoluna devam ediyor. Aylar süren hazırlıkların ardından Suriyeli muhaliflerin eğitilip donatılmasıyla ilgili programa 15 Mart’ta Kırşehir’in Kaman ilçesinde start verileceği duyurulurken ‘dost ülke’ Pakistan, Türkiye’ye kendi acı tecrübelerini hatırlattı.

İslamabad’da Pakistan Senatosu Savunma Komitesi Başkanı Müşahid Hüseyin’e Pakistan’ın Afganistan cihadı ve Taliban’ın yaratılmasındaki rolünü hatırlatıp “Türkiye’nin Suriye’deki serüvenini nasıl görüyorsunuz” diye sordum. Uluslararası ilişkiler üzerine akademik çalışmaları ve gazetecilik geçmişiyle bilinen Müşahid Hüseyin, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun İslamabad’a yaptığı ziyaret sırasında kendisini ‘Pakistanlaşma sendromu‘ konusunda uyardığını söyledi. Hüseyin, “Ahmet Davutoğlu buraya geldiğinde görüşmüştüm. O zaman kendisini uyardım. ‘Bizim Afganistan’da yaptığımız hataları siz Suriye’de tekrarlıyorsunuz. Desteklediğiniz örgütler size geri döner’ dedim. Pakistan’ın Afganistan’daki savaşa müdahil olması yanlıştı, sonradan Taliban’ın desteklenmesi de yanlıştı. Bunların bedelini ödüyoruz” dedi. Pakistanlıların uyarılarını dikkate alan olmadı. Silahlı grupları kalıcı hale getirmekten başka hiçbir perspektif sunmayan eğit-donat programındaki ısrar da Türkiye’nin Pakistan’dan ders almaya hala niyetli olmadığını gösteriyor.

Nitekim ABD ile Türkiye arasında 19 Şubat’ta imzalanan eğit-donat anlaşmasının hayata geçirilmesi için Kırşehir’in Kaman ilçesindeki üste hazırlıklar Türk ve Amerikan askeri yetkililerin denetiminde devam ediyor. 11 Mart’ta ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı General Lloyd Austin program için hazırlanan askeri üste incelemelerde bulundu. Bunu ABD Başkanı Barack Obama’nın İslam Devleti’ne (İD) karşı küresel koalisyon için özel temsilcisi emekli General John Allen ve ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Brett McGurk’ın Ankara temasları izledi. Temasların odak noktası eğit-donat programı ve İD’e karşı mücadelede Türkiye’nin sunabileceği katkılar. Amerikalı yetkililerin temaslarının ardından Türk medyası da Kırşehir’deki askeri trafiği sayfalarına taşıdı. Geçen hafta itibariyle verilen bilgilere göre 3 yıl sürecek ve toplam 1500-2000 kişinin eğitileceği programa katılacak ilk 300 kişinin 15 Mart’ta ilçeye getirilmesi öngörülmekteydi.

Yapılan tartışmalara bakılırsa program İD’den boşalacak yerlerin rejimin eline geçmesini önleme ve rejime karşı kurtarılmış bölgeleri sağlam tutma hedefi güdüyor. Ancak bunca silahlı örgütle bölgenin nereye gideceğine dair endişelerin karşılık bulduğunu söylemek zor.

O yüzden bu tür maceraların Pakistan’ı ne hale getirdiğini hatırlamak Türkiye’ye yol gösterici olabilir.

Bugün Pakistan’a en ciddi tehdit Afganistan’a düzen vermek için eğitilen, silahlandırılan ve yönlendirilen fanatik İslamcı gruplardan geliyor
.

Pakistan’ın içine düştüğü durumu anlamak için Afganistan sınırında geçit vermez Hayber-Pahtunhva (Khyber Pakhtunkhwa) ya da Kuzey Veziristan’a gitmeye bile gerek yok. Vahameti kavramak için Pakistan çıkmazına dair yazılmış yüzlerce kitabın işgal ettiği İslamabad’daki kitapçı raflarına bakmak yeterli olabilir.

Pakistan’ı Afganistan’la ilgilenmeye iten süreçle Türkiye’nin Suriye bataklığına çeken saikler paralellik arz ediyor: Etki alanını genişletme ve bölgesel güç olma hevesleri.


Pakistan’ın nüfuz alanını Afganistan’ın ardından Asya’ya yayma planlarının peşine düşmüş Ziya-ül Hak ile Emeviye Camii’nde namaz kılıp Bilad-i Şam’ın efendisi olmayı düşleyen Erdoğan’ın hevesleri arasında fazla bir fark yok.


Kısa bir hatırlatma yaparsak; 1979’da CIA ile birlikte Sovyet ordusuna karşı direnişi örgütleyen Pakistan milyonlarca Afgan mülteciye kucak açmıştı. Mülteciler savaş için mücahit devşirmek için bir havuz işlevi gördü. Mültecilerin yanı sıra Pakistan medreselerinden de mücahit devşirildi. Özellikle Afganistan-Pakistan arasında Durand hattıyla ikiye bölünmüş Paştunlar bu süreçte kullanıldı.

CIA ve Pakistan istihbaratı 2-3 milyar dolarlık eğit-donat programıyla 80 bin savaşçı eğitti
. 1989’da Sovyetler çekildikten sonra sıra Afganistan’a düzen vermeye gelmişti. Pakistan’ın mutemet adamı Hizb-i İslami’nin lideri Gulbettin Hikmetyar Kabil’de iktidarını perçinleyemeyince bu kez Taliban yaratıldı. Afgan mültecinin yerleştirildiği Diyûbendi (Deobendi) medreselerindeki talebeler yani Taliban, Pakistan’ın arzuladığı şekilde iki yıllık mücadelenin ardından diğer grupları tasfiye ederek 1996’da Kabil’i ele geçirdi.

ABD Dışişleri’nin gizli yazışmalarına göre Pakistan istihbaratı 1996’da Kabil’de iktidarı ele geçirdikten sonra da Taliban’a mühimmat, yakıt ve gıda malzemeleri göndererek desteği sürdürdü. 11 Eylül saldırılarından sonra Pakistan, Taliban’la ilişkilerine ayar çekmez zorunda kalınca silahlar bu kez kendisine döndü. 2001’de Amerikan müdahalesiyle devrilen Taliban’ın liderleri Pakistan’ın Veziristan bölgesine yerleşti. Bu süreçte yerli Taliban da doğmuş oldu. ‘Cihat otobanı’nda yeşermiş 30 örgüt 2007’de Beytullah Mehsud liderliğinde Tehrik-i-Taliban Pakistan’ı (Pakistan Taliban Hareketi) kurarak ülkenin başına bela oldu. Buna rağmen Pakistan ‘iyi terörist’-‘kötü terörist’ ayırımıyla Tehrik-i Taliban’la savaşırken Afganistan’daki Taliban’ı kullanmaya devam ettiği gerekçesiyle eleştirildi.

İslamabad’da Türk-Asya Stratejik araştırmalar Merkezi’nin İslamabad’da düzenlediği İslam Ülkeleri Düşünce Kuruluşları Forumu’nda karşılaştığım Afganistan’ın İslamabad Büyükelçisi Canan Musazay da Pakistan’ın hala iyi terörist-kötü terörist ayrımı yaptığını söyledi.

Benzer şekilde Türkiye de aşırılık yanlısı gruplara desteğini kesip kesmediği tartışmalarının odağında.

Peki bir komşu ülkede silahlı isyan sürecini desteklerken Türkiye’yi ne tür riskler bekliyor? Pakistan’ın deneyimleri ışığında bu sorunun yanıtını Pakistan ve Körfez Etütleri Merkezi’nden (CPGS) araştırmacı Tahir Ahmad, Al Monitor için yanıtladı: “İki olay arasında büsbütün benzerlikler var. Eğitilen gruplar ters tepen dindar yobazlar ki bunlar kendi şeriat anlayışlarına göre yönetim istiyor, demokrasinin yanı sıra Batılı ülkeler ya da seküler eğilimlerle herhangi bir ittifakı reddediyor. Ülke jeopolitik olarak bitişik; vekalet savaşı sadece etnik ve bağımsız hareketlerde olabilir, bu tür dini savaşlarda değil. İkinci olarak bu durum, aşırılıkçı gruplar için yerli destek oluşturur ki bunlar yerelde de reform isteyip güvenlik sorunu yaratır. Üçüncüsü savaşın yol açacağı mültecilerle ilgili insani durum ve mezhebi çatışma ise dış tehditten daha tehlikelidir. Bu, Türkiye’de dindarlar arasında da olabilir. Bir savaşa gitmek yerine Türkiye diplomatik bir rol oynamalıdır. Vekalet savaşı değil diplomasi ve liderliğin tam zamanı.”

Pakistan deneyiminden Türkiye’de olup bitene gelirsek; Pakistan gibi Türkiye’nin İslamcı damarları da komşu ülkedeki mücadeleyi ‘cihat’ diye kutsamaya açık. Tehrik-i Taliban’a liderler yetiştiren Diyûbendi cemaatinin sufizmden radikalizme kayan trajik dönüşümünün küçük çaplı örneklerine Türkiye’deki İslamcı gruplarda artık rastlayabiliyoruz. Ki yüzlerce Türkiye vatandaşı İD ve Nusra gibi örgütlerin saflarına katıldı.

Pakistan cihat otobanına dönüştürdüğü geçit vermez sınır bölgelerini kontrol edemezken Türkiye de birkaç yıl tüm muhalif güçlere açık tuttuğu sınırlarını oldukça geçişken olduğu için kontrol edemiyor.

Bütün semptomlar Türkiye’nin bir Pakistanlaşma senaryosuna kapıldığına işaret ediyor. O yüzden Türkiye’nin dostluğundan başka bir şey istemeyen Müşahid Hüseyin’in uyarıları çok değerli.

Yorum Gönder